ZENGİNLİĞİMİZ - I
Hasan Soner Kırkuşu >

ZENGİNLİĞİMİZ - I

Zengin bir milletiz. Her yönüyle zenginliğe sahip bir milletiz. Evvelallah! Dünyadaki hiçbir milletten aşağı kalmayız zenginlik konusunda. Hattâ belki de fazlamız vardır eksiğimiz yoktur.

Peki nasıl oluyor da dünyanın en zenginler listesinin ilk sıralarında şirket patronlarımızı, iş dünyasının önemli isimlerini göremiyoruz. Dünya çapındaki başarı sıralamalarında, en iyiler sıralamalarında da bu böyle. Örneğin teknoloji sektöründe Türkiye’nin adının geçtiği bir durumla neden sık sık karşılaşmıyoruz, herhangi bir spor dalında da durum aynı, sanat alanında da.  Neden dünya çapında marka değeri olan teknolojik üretim yapamıyoruz.

Sadece maddî değil manevî zenginlik boyutunu da unutmamak gerekir. Hem maddî hem de manevî boyutu vardır zenginliğin. Maddî boyut ile üretim, pazarlama, ticaret, finansman, teknoloji ve bunların neticesi ekonomik gücü kastediyorum, manevî zenginlikten kastım ise insanın iç dünyasındaki güzellikleri, farklı alanlardaki yetenekleri, meziyetleridir.  Zaten bu iki boyutu da önemsediğimiz müddetçe gerçek zenginliklerimizin farkına varacağız, farkına varmakla kalmayıp günyüzüne çıkarmayı başaracağız, bununla da kalmayıp sürekli ve kalıcı bir hale getirmiş olacağız. İşte burası önemli.

Buraya kadar bir kaç satıra sığdırmaya çalıştıklarımdan dolayı belki de milletimize haksızlık yapıldığını düşüneniz olmuştur. Bizim de dünyaca tanınan ve bilinen başarılarımızın olduğunu, sanatçılarımızın, sporcularımızın, bilim insanlarımızın olduğunu söyleyeniniz de olmuştur. Doğrudur ancak benim vurgulamaya çalıştığım bu başarılarımızın geçici veya bireysel çapta kaldığı, sürekli ve kalıcı olmamasıdır.

Maddî ve manevî zenginliğimizi önemseyen Anayasamızın 27.maddesine de bir göz atalım,

“Bilim ve Sanat Hürriyeti” başlığını taşıyor bu anayasa maddesi. Peki altında neler yazıyor bir bakalım. Aynen şöyle:

“Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir”

Çok güzel değil mi? Öyle güzel ifade edilmiş ki itirazımız olamaz herhalde. Elbet herkesin bilim ve sanatı serbestçe öğrenmeye hakkı vardır.

İşte tam da burada durmak ve bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü öğrenmek ve öğretmekten bahsediliyor bu anayasa maddesinde. Ki benim üzerinde durmak istediğim nokta da budur esasında.

Lütfen açın bakın ilköğretim ve ortaöğretim okullarımızdaki haftalık ders çalışma saatlerine. Şunu göreceksiniz;

Görsel Sanatlar eğitimi haftada  1 saat,

Müzik eğitimi haftada 1 saat,

Beden Eğitimi haftada 2 saattir.

Toplam haftada 4 saat.

Hafta içi her gün akşamlara kadar okulda eğitime tabi tutulan çocuk ve gençlerimizin sanat ve spor kabiliyetlerini keşfetmek ve geliştirmek için, manevî dünyalarındaki zenginlikleri ortaya çıkarmak için bu ders saatleri yeterli görülmüştür.

Bir de 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu'na bakalım. Bu kanunun ‘Genel Amaçları'nda çocuk ve gençlerimiz de dâhil olmak üzere Türk Milletinin bütün fertleri için şunların amaçlandığı yazılıdır,

“(madde 2/3) : İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak”

Sonucu meslek sahibi olmaya yani paraya dayandırmış olsa da yine de olumlu bir kanun maddesidir.

Şimdi sormak lâzım. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Hem bir taraftan kanunla herkesin ilgi, istidat ve kabiliyetlerinden bahsediliyor, her bireyin bu doğrultuda hayata hazırlanacağından ve böylece toplumsal mutluluğun hedeflendiğinden bahsediliyor. Yetmiyormuş gibi üstelik bununla ilgili anayasal güvence veriliyor ama diğer taraftan bu amacın gerçekleşmesi için hazırlanan haftalık ders çalışma saatleri bunu adeta hiçe sayıyor.

Durum budur ne yazık ki. Böyle olunca elbet hepimiz aynı kalıptan geçiriliyoruz. Bu kalıp içinde yeteneklerimiz keşfedilmeden, kendimizi tam olarak tanıyamadan, ilgi alanlarımızın dahi farkında olmadan tesadüflere bağlı bir şekilde hepimizden iyi vatandaşlar, mutlu bireyler olmamız bekleniyor. Öyle bir kalıptan geçiyoruz ki sanki herkes mutlaka doktor, mühendis, avukat, öğretmen, hemşire olmak zorundaymış gibi düşünülüyor. Öğrenci olarak herhangi birimizin belki de matematiğe, fen bilimlerine, sosyal bilimlerin birine veya birkaçına yatkınlığımız yok. Ama kimin umurunda hepimiz aynı kalıba uyğun hareket etmek zorunda bırakılıyor ve hepsini öğrenmek zorunda bırakılıyoruz. Bunları başaramayan adeta bir hiç hükmünde, başarısız damgasını yemesi yetmiyormuş gibi mutsuz olmayı da hak ediyor demektir.

Eğer bu ülkede değerli ve işini çok iyi yapan yetenekli sanatçılar, sporcular, bilim insanları, meslek erbapları varsa bunların birçoğu ya hayatlarında karşılaştıkları iyi öğretmenler sayesinde, ya kendi kişisel gayretleri ile, ya da tesadüflere bağlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Talim Terbiye Kurulu eski başkanı Prof.Dr.Ziya Selçuk, bir şekilde üniversite mezunu olmayı başaranlar için şunu demişti yıllar önce: “Başarısız bir eğitim sisteminin hasbe’l-kader başarılı olmuş öğrencileri”. Böyle olunca ne mi oluyor ?

O kadar insanımızı kaybediyoruz ki, herhangi bir konuda gerçekten yeteneği olan ancak bir türlü keşfedilmemiş ve elinden tutulmamış o kadar çok insanımızı kaybediyoruz ki, bu başlıbaşına bir israftır. Tam bir insan israfı. Oysa en büyük zenginlik insanın kendisidir, her bir insan değerlidir, herkesin mutlaka en az bir alanda uzman olabileceği bir yeteneği vardır, herkesin mutlaka ama mutlaka hem kendisini mutlu edeceği hem de ülkesinin kalkınmasına azami ölçülerde katkıda bulunabileceği bir meziyeti vardır. Ama biz ne yapıyoruz, asgarisi ile yetiniyoruz.

Bu açıdan düşündüğümde, keşfedemediğimiz yüzbinlerce belki de milyonlarca insanımızı, yeteneğimizi düşündüğümde millet olarak dünyadaki diğer milletler kadar zenginiz. İddia ediyorum bence daha da zenginiz.

Ancak hepimiz biliyoruz ki yer altındaki elmasın, altının, zümrütün yer altında durduğu müddetçe kıymeti ne kadarsa; yetenekleri keşfedilmemiş, kendini keşfedememiş bir insanın da kıymeti düşük olur.

Niye keşfedemiyoruz öyleyse zenginliklerimizi. Niye ortaya çıkaramıyoruz. Bir yerlerde yanlış var. Herkesi aynı potada eritmeye çalışmak, taşı da, toprağı da, altını da, gümüşü de, elması da, zümrütü de aynı kefeye koyup herbirine aynı değeri biçmeye çalışmak hata değil de nedir ?

Oysa bunların herbiri ayrı değerdedir ve herbirinden farklı amaçlarla faydalanmak gerekmez mi ?


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı