SURİYE İÇ SAVAŞI ve TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
Hasan Soner Kırkuşu >

SURİYE İÇ SAVAŞI ve TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Türkiye’nin en uzun sınır komşuluğuna sahip Suriye’de yaşanan iç savaş 6.senesini doldurmuş bulunuyor. Bu 6 sene içerisinde hayatını kaybeden Suriyeli sayısının tam olarak ne kadar olduğu bilinmemekle birlikte 500 binlere varan çok farklı sayılarla karşı karşıyayız. Suriye iç savaşı sırasında ölen sadece çocuk sayısı ise 25 bin olup, 100 bin civarında Suriyeliden ise haber alınamamaktadır.

Yine BM verilerine göre Suriye iç savaşından sonra ülkesini terk ederek sığınmacı olarak dünyanın diğer ülkelerine yerleşen Suriyeli sayısı 5 milyonu aşmış durumdadır. Savaş öncesi Suriye’nin 2011 yılı nüfusunun 22 milyon civarında olduğunu düşünürsek tüm bu rakamlar hemen yanı başımızdaki Suriye topraklarında tarihin en büyük dramlarından birinin yaşandığını göstermektedir.

2011’den bu yana devam eden iç savaşın uluslararası tarafı olarak görünen Rusya’nın Esad rejimi yanlısı, ABD’nin ise Esad rejimi karşıtı olup muhalifleri desteklediğini geçen haftaya kadar bilmeyen yok.

Ancak, Trump yönetiminin yaptığı “Esad’ın gitmesi ABD için öncelikli değildir” mealindeki açıklamasının hemen ardından, hafta başında yaşanan kimyasal saldırı Suriye’de kartların yeniden karılacağını göstermektedir.

İdlib’de gerçekleşen kimyasal saldırı sonrası yapılan açıklamalara, verilen tepkilere bakılırsa, Fransa’nın talebi üzerine gerçekleşen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olağanüstü toplantısı sırasında gerek ABD’nin gerekse Rusya’nın tavırlarına dikkat edilirse, önümüzdeki günlerde Suriye rejimine yönelik sergilenen tavrın değişebileceğinin işaretleri alınmaya başlanmıştır.

Önümüzdeki günler çok sıcak gelişmelere gebe gibi görünmektedir. Daha şimdiden ABD’nin Suriye rejimine yönelik askeri müdahalede bulunabileceği ihtimalleri konuşulmaya başlandı. Fakat Rusya’nın Esad rejiminden yana olduğunu düşünürsek ve bu bölge üzerindeki uzak vadedeki çıkarlarını ABD’ye kaptırmak istemeyeceğini göz önüne alırsak, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulmasının ve bu yöndeki uzlaşmanın daha yakın bir ihtimal olduğunu da görebiliriz.

Yine Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetiminin, çok değil geçen hafta içinde ‘mümkün olan en kısa sürede bağımsızlık referandumu yapılması’ şeklindeki açıklamasını, Kerkük’te yaşanan sözde bağımsız Kürdistan bayrak krizi gibi gelişmeleri de unutmamak gerekir ve tüm bunların hepsi sıcaklığını korumaktadır.

Bu gelişmelerin ardı ardına yaşanması, ülkemizin güneyinde yeniden sıcak bölgelerin oluşabileceğinin işareti olarak algılanmalıdır. Suriye’deki yangının söndürülmesi adına Astana’da ve Cenevre’de yapılan görüşmeler birer umut ışığı olmuşken, İdlib’te kimyasal saldırının yaşanmış olması bölge ile ilgili haritaların tekrar açılmasına sebep olacak ve büyük pazarlıklar tekrar masaya yatırılacaktır.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtının, tamamen PKK-YPG yapılanmasını ve sözde Kürdistan koridorunu önlemeye yönelik bir harekât olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu konuda Türkiye’nin ne kadar kararlı durduğunun da tüm dünya farkındadır. Dolayısıyla yapılacak pazarlıklarda, açılacak haritalarda Türkiye’nin hassasiyetlerinin mutlaka göz önüne alınacağını düşünüyoruz. En azından Türkiye olarak beklentimiz bu yöndedir.

Her ne kadar Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüğünden yana isek de 90’lı yıllardan itibaren bölgede yaşanan gelişmelere baktığımızda, bunun ne kadar gerçekçi olup olmadığını da değerlendirmeliyiz. Herşeyden önce gerek Irak’ta gerekse Suriye’de yaşanan gelişmeler göstermiştir ki, bölge hem ırkî hem de mezhepsel olarak tarihinin en hassas dönemlerinden geçmektedir, herşey öylesine karışmış durumdadır ki İslâm dünyası bu bölgede yaşananlar karşısında çaresiz durumdadır, üstelik bu çaresizlik İslam dünyasının kendi içindeki parçalanmışlığının bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır.

Ayrıca şunları da tespit etmeliyiz, DAEŞ denilen terör örgütünün tüm dünyayı etkisi altına almış görünen saldırıları ve Suriye iç savaşının ardından özellikle Avrupa’ya doğru gerçekleşen mülteci akını gibi gelişmeler,  başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada  ırkçılığın ve İslâmafobi’nin tırmanışına sebep olmuştur.  İşte tüm bunlar olurken Türkiye’de de milliyetçi reflekslerin yükselişe geçmesini çok doğal karşılamak gerekir.

Türkiye’de ‘Demokratik Açılım Süreci’ nin kesintiye uğramasının ardından yaşanan hendek olayları, sonrasında 15 Temmuz kalkışması gibi gelişmeler de ‘İslâmcı’ tabandan ziyade ‘Milliyetçi’ tabanın yükselişe geçmesinde etkili olmuştur. Dolayısıyla 16 Nisan’da yapılacak referandumdan ‘Evet’ de çıksa ‘Hayır’da çıksa Türkiye’yi yönetecek olan kadroların ‘Milliyetçi’ bir politika gütme konusunda daha hassas olabileceğini düşünebiliriz.

Bulunduğumuz coğrafyada ‘İslâmcı’ politikaların kendi içinde parçalanmışlığı, hattâ İslâmı savunuyor görünen bazı grupların terörize olması, bu politikalardan kısa ve orta vadede bir medet umulmaması gerektiğini apaçık ortaya koymaktadır. Bu konuda ısrar edilmesi halinde ise kendimizi  ‘ortadoğu bataklığında’ bularak daha kaotik bir ortama sürüklenebileceğimizi görmemiz gerekir.

Türk Milletinin ise yıllar yılı ırkçılık ve kafatasçılıktan uzak, kültür temelli bir milliyetçi anlayışa, barışçı, uzlaştırıcı, kapsayıcı, hoşgörü yanlısı politikalara prim verdiğini ve bu yöndeki politikaları ülkemizin bekası açısından da önemsediğini, desteklediğini görmeliyiz.  

Dolayısıyla ülkemizi yönetenlerin veya yönetme iddiasında bulunanların, yaşanan son gelişmelerin de ışığında, üstelik de bulunduğumuz coğrafyada kartlar yeniden karılırken tüm bunları gözönünde bulundurması ve Türk Milliyetçiliğinden uzaklaşmaması gerekir.  


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Trakya Otoyolu 2020'de hizmete girecek
Trakya Otoyolu 2020'de hizmete girecek
BAŞKAN İNAN TÖRENLE GÖREVE BAŞLADI
BAŞKAN İNAN TÖRENLE GÖREVE BAŞLADI