BÖLÜNEREK ÇOĞALMA, HOŞGÖRÜ ve MİLLİYETÇİ TAVIR
Hasan Soner Kırkuşu >

BÖLÜNEREK ÇOĞALMA, HOŞGÖRÜ ve MİLLİYETÇİ TAVIR

Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumsal yapımız ‘Milliyetçi’ bir görünümdedir. Çünkü ‘Fransız Devrimi’ sonrası dünyaya dalga dalga yayılan milliyetçilik akımı ve bağımsızlık düşüncesi zaten çok uluslu yapılar olan imparatorlukları dağılma sürecine itmişti. Asırlık çınar ağacımız, şanlı Türk tarihimizin altın yapraklarının yazılı olduğu Osmanlı Devleti’miz de milliyetçilikten olumsuz şekilde etkilenen ve tarihe karışan devletler arasındaydı.

Ancak adeta yangın yerinin ortasından kurtarırcasına yerle bir olmuş bir enkazın içinden Türk Milleti’ni kucaklayıp istiklâline ve istikbaline ulaştırmayı başaran, tarihsel süreçte bu millete yeni bir devlet hediye etmiş olan, büyük bir kahramanlık destanının fikir ve düşünce altyapısını hazırlayan, devlet kurma teorisini pratiğe dönüştüren böylece emperyal ve sömürgeci düzene karşı çıkarak bağımsız olmak isteyen nice milletlere de önderlik yapmış olan Mustafa Kemâl ve arkadaşları  tarihin garip bir tezahürü olarak ve ‘Milliyetçi’ bir bakış açısı güderek asil milletimizin dünya arenasındaki yerini korumayı başardı.

Günümüzde de hala taşların tam olarak yerli yerine oturmadığını hepimiz görüyoruz. Dünya savaşlarının ilkinin ardından ikincisi de yaşanmasına rağmen, milliyetçi düşüncelerle aynı emperyal ve sömürü düzenine karşı çıkarak dünya siyasî haritasında yerini bulan yeni devletlerin ortaya çıktığına ve çıkmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Üstelik günümüzde milletlerin bağımsızlık istekleri daha bireysel ve minimal özgürlük alanlarına doğru evrilerek bu yönde gelişim göstermeye de devam etmektedir.

Bu değişim ve gelişim toplumsal yapının her katmanında ve tüm yansımalarında kendini hissettirdi. Ekonomiden tutalım da, siyasete varıncaya kadar, sanatın her türlüsünden tutun da aile ilişkilerine varıncaya kadar değişim ve gelişim rüzgârları esmeye devam ediyor.

Özellikle önceki yüzyıllarda gelişme gösteren elektrik ve elektronik bilgisinin, 20.yy’a gelindiğinde gelişerek bilgisayar teknolojisine kapı aralamasıyla insanlık bambaşka bir sürece doğru ilerledi. Nükleer enerjilerin bulunması, uzay teknolojisinin gelişmesi ve bilişim teknolojisinin son hızla devam etmesi günümüz toplumsal yapısının eskiye nazaran umulmadık bir biçimde değişime uğramasına neden oldu. Günümüzde geldiğimiz noktada gelişen teknolojinin sağladığı imkânlar, bizi küresel ilişkiler ağı içinde bulunmamızı ve bu gerçekliği kabul etmemizi gerektiriyor.

Bu gerçekliklerden biri de Milliyetçilik düşüncesinin evrime uğramış olmasıdır. Şu anda tüm dünyada çok kültürlülük etkisini hissettirmektedir. Kültürel farkındalıkların önemsenmesi, öne çıkarılmaya çalışılması zenginlik kaynağı olarak görülmesine rağmen toplumsal yapıların bölünerek çoğalmasına da zemin hazırlamaktadır. Artık daha bütüncül ve kapsayıcı değil daha minimal, daha ayrıştırıcı, daha öznel milliyetçilikler türemektedir.

Eskiden medeniyetler çok uluslu yapılardan oluşuyordu, çok uluslu yapılar ise alt kültürler dediğimiz din, dil, ırk, mezhep, ideoloji gibi birçok farklı unsuru bir arada tutan üst bir kültür anlayışına sahipti. Bu heterojen yapıyı bir arada tutmak eskinin krallık, sultanlık, padişahlık diyebileceğimiz monarşik yaklaşımları ile mümkündü, bu monarşik yaklaşımlar ise zaman zaman firavunlaşmışsa da Türk tarihinde monarşik yaklaşım kendi içinde hoşgörüyü barındırıyordu.

Biz Türkler, tarihi geleneklerimizden gelen ‘hoşgörü anlayışımız’ gereği bireysel hak ve özgürlüklerimize her ne kadar değer vermişsek de siyaseten vatan ve milletin birlik ve bütünlüğü söz konusu olduğunda daha devletçi olmuşuz, sosyal hayatta ise çoğu zaman toplumcu bir görüş sergilemişizdir. Kültür dinamiklerimize kadar yansımış olan bu duruş, her ne kadar insana insan olduğu için değer vermek anlayışına sahip olsa da bireyci ve özel kimlik arayışı içinde değil olaylara daha toplumsal ve üst kimlik arayışı içinde bakmamıza sebep olmuştur.

Yalnız Fransız İhtilâli sonrası yaşananlara baktığımızda ‘hoşgörü’ erdeminin dünyanın doğusunda ve batısında farklı algılandığına şahit oluyoruz.

Batı dünyası, özellikle 20.yy’dan itibaren benimsedikleri dışa dönük ve ihracatı destekleyen ekonomik modellerinin de gereği olarak, hoşgörü erdemini bireyci bir zihniyetle algıladığı için bölünerek çoğalmayı son derece doğal bir süreç olarak görmektedir. Batının gözünde dünyada belirli bir kültürel alt yapısı olan, siyaseten varlık kuvveti bulunan bütün toplulukların özgür ve bağımsız olmaya hakkı vardır. Bu toplulukların ise bu yöndeki istekleri normal karşılanmalıdır. Asıl hoşgörü ancak böyle sağlanabilir ve bu türlü topluluklara destek olunması gerekir. Dünya halklarının bağımsız olmalarının önüne engeller konulması veya bu türlü isteklerin bastırılması ise diktatörlükten başka bir şey değildir.

Bu anlayışla yola çıkan Batı dünyası, herhangi bir ülkenin sınırları içinde kültürel bir altyapısı olup da siyaseten varlık kuvveti veya isteği olmayan halklara ise ‘olumlu ayrımcılık’ gözlüğüyle bakılmasından bu halkların ‘azınlık’ olarak kabul görülmesinden yanadır. Azınlıkların hak ve özgürlüklerini ise bahane eden aynı Batı, kendi coğrafyası dışında kalan bütün devletlerin iç işlerine karışmaktan geri durmayan ve azınlıkların koruyucusu rolünü üstlenen bir tavır sergiler.

Ayrıca yine batıda gelişen ekonomik ve teknolojik gelişmenin de itici gücü olan kapital sistemin sermaye sahipleri, hoşgörüyü bizim anladığımız manada değil kendi anladıkları manada algılayarak, bölünerek çoğalma sürecinin hiçbir engele takılmadan evrilmesini böylece kendi hegomanyalarının dünyada yerleşik bir düzen haline dönüşmesini öngörürler. Çünkü kapital sistem ancak sermaye birikimi ile ayakta durabilmektedir. Bu süreçte engel çıkartmaya çalışanları ise gerekirse zor kullanılarak ikna etmeye çalışırlar gerekirse yok ederek elemine etmek isterler. Yani Makyavelist bir yaklaşımla güçlü olan ayakta kalır düşüncesini savunurlar.

Dünyada özellikle 19.yy’dan itibaren son ikiyüz yıldır yaşanan hadiseler bu gerçekleri görmemizi ve şu aralar ‘Arap Baharı’ ile birlikte seyreden süreci bu şekilde algılamamızı gerektiriyor.

Ancak batının da bu güce tesadüfen ulaşmadığını, kendi içinde yaşadıkları tecrübelerden yola çıkarak bilimsel ahlâk ve akla önem verdiklerini, son yüzyılda ise BM, IMF, NATO, AB gibi büyük projeleri hayata geçirdiklerini, küresel çaptaki bu projeler sayesinde sermaye birikimlerini kendi lehlerine yönlendirdiklerini görmemiz gerekiyor. Görmemiz ve kendi adımıza dersler çıkarmamız gerekiyor. Aksi halde kuru bir milliyetçiliğin bize büyük faydalar getirmeyeceğini de anlamamız gerekiyor. 


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Trakya Otoyolu 2020'de hizmete girecek
Trakya Otoyolu 2020'de hizmete girecek
BAŞKAN İNAN TÖRENLE GÖREVE BAŞLADI
BAŞKAN İNAN TÖRENLE GÖREVE BAŞLADI