NEREDE O ESKİ TEKİRDAĞ EŞRAFI ?
Hasan Soner Kırkuşu >

NEREDE O ESKİ TEKİRDAĞ EŞRAFI ?

Günlerden bir gün demişti öğretmen;

- Henüz, öğretmenliğimin ilk yılları sayılırdı, 2000’li yılların başıydı, Tekirdağ’da Çiftlikönü Camii’nde dedemle birlikte bayram namazını eda etmiştik. Namaz sonrası birlikte evimize doğru yürüyerek geri dönerken, dedemin iki arkadaşıyla karşılaştık, önce bayramlaştık sonra birlikte hem yürümeye hem de sohbet etmeye başladık.

Fakat bir taraftan da dalıp gitmişti öğretmen, gözlerinden belliydi sanki. Boşluğa bakıyor gibiydi. Aslında anlattıklarının üzerinden de öyle uzun yıllar geçmemişti henüz ama her nedense geçmişte buluverdi kendini. Sanki o anı tekrar yaşıyor gibiydi özlemle ama bir taraftan da hüzünle.

- Belki uzun yıllar Tekirdağ’dan ayrı kalmamdandır bilemiyorum ama benim kim olduğumu ne iş yaptığımı bilmiyorlardı dedemin arkadaşları. Bayram namazı sonrası ağır adımlarla yaptığımız bu kısa süreli eve yolculuk sırasında muhabbet muhabbeti açtı ve söz geldi eski bayramlara. Derken, öğretmenlere.

Hiç anlayamamıştı çiçeği burnunda yeni öğretmen, eski bayramlardan bahsedilirken birden bire muhabbetin nasıl da öğretmenlere geldiğini,

- Dedem ve iki dede daha. Üç dede arasındaki bayram sohbetini dinlerken büyük bir zevk alıyordum. Sanki yılların yorgunluğunu eleveriyordu ses tonları ve elleri arkalarında birleşmiş halde yavaş yavaş yürüyorlardı. Muhabbet geldi çattı gençlerin artık bayram nedir bilmediğine, oradan da okullarda öğretmenlerin artık bunları bu gençlere öğretmediğine,

Derken, aralarından biri soruverdi;

- Hayırdır, bu evlat neyin olur, torun mu yoksa? diye dedesine,

Dedesi cevap verdi;

- Benim torun, Güler’in çocuğu. Öğretmen çıktı, bayram için geldi.

Daha az öncesine kadar yeni nesillerin bayram nedir bilmezliğinin hesabını öğretmenlere kesen diğer dedeler;

- İyi maşallah ne güzel, nerede öğretmensin diye sordular.

- Kayseri’de öğretmenlik yapıyorum Talas’ta, diye cevap verdi öğretmen.

Biraz suskunluk oldu. Zaten eve de varmışlardı.

- Haydi hayırlı bayramlar, diyerek ayrıldılar birbirlerinden.

Öğretmen, çok da takmamıştı kafasına yol boyunca yapılan muhabbeti, yeni nesil gençlerdeki bayram bilmezliğin faturasının öğretmenlere kesilmesini. Ama, ne olduysa bir sebepten dolayı, eve girdikten yaklaşık yarım saat kadar sonra kapı önüne çıktı ve çıkar çıkmaz evinin tam karşısında bir oraya bir buraya gidip gelen az önceki dedelerden birini gördü ve gözgöze geldi onunla,

Belli ki onu bekliyordu dede,

- Bak oğlum, dedi

İki eliyle yapıştığı öğretmenin gözlerinin içine bakarak, mahcup bir ses tonuyla;

- Az önce, ben bilemedim senin öğretmen olduğunu. Kusuruma bakma, ben bilseydim senin öğretmen olduğunu etmezdim onca lafı. Ne olur hakkını helal et.

Oysa çiçeği burnunda öğretmen unutmuştu yol boyunca konuşulanları ama bu nezaket karşısında duygulanmıştı, bir an ne diyeceğini şaşırmış vaziyette;

- Olur mu öyle şey dede, dedi. Ben unuttum bile onları. Sen üzülme sakın, ben kafama takmadım. Ama sen istiyorsun diye söylüyorum varsa da hakkım helal olsun. Üzme sen kendini.

Dedeyi bu cevap teselli etmemiş olacak ki tekrar tekrar helallik istedi o mahcup haliyle. Ancak dede mahcup oldukça ve helallik istedikçe öğretmen daha da mahcup oluyor ve;

- Önemli değil dede, takma kafana sen. Helal olsun. Ben unuttum bile, diyordu sadece.

Bu böyle birkaç kez devam etti karşılıklı ve tekrar hayırlı bayramlar dileyerek ayrıldılar.

Fakat, öğretmen tekrar bir ders almıştı Tekirdağ’da. Hem de hiç ummadığı bir zamanda, bir bayram sabahında dedesi yaşında bir başka dededen. Aynı zamanda hayran olmuştu eski insanlara. Eskilerdeki o nazikliğe, o naif düşünceye.

- Ya hu, diyordu kendi içinden. Aman Allahım, bu nasıl bir incelik bu nasıl bir zariflik. Ayrılamamış kapının önünden, helallik istesin diye. Belki ben çıkmasaydım kapıyı vurup kendi gelecekti helallik için koskoca yaşlı haliyle.

Düşündükçe hayranlığı bir kat daha artıyordu, o nazikliğe, o terbiyeye.

Oysa dedelerin o, bayram bilmez dedikleri yeni nesil olsaydı, yolda geçen buna benzer bir konuşma sonrasında büyük ihtimalle şöyle düşünürlerdi;

“Amaan bana ne ya. Nasıl da söyledim lafı. Ne özür dileyecekmişim yahu. Doğruya doğru, haklıyım sonuna kadar. Hakkım falan yok onda”

Tabi ki istisnalar kaideyi bozmaz ama, büyük ihtimalle böyle olurdu yeni neslin düşüncesi.

Ama öyle miydi işte Tekirdağ’ın eski eşrafı. Belki okumamışlardı üniversitelerde, belki bir çoğu ilkokul bile görmemişti ama hayat üniversitesini en üstün başarı ile bitirmişlerdi onlar. Hem de bir öğretmene dahi yeniden ders verecek kadar donanımlıydılar. Belki bilmezlerdi matematiği, ekonomiyi, coğrafyayı yok bilmem neyi öyle teferruatına kadar ama ay sonunu şimdiki nesilden daha iyi hesap ederlerdi, tasarrufu iyi bilirlerdi, hava tahminleri de hep tutardı daha bir çok şeyi.

Doğruluk, dürüstük, insanlık, adam olmak, mert olmak, erdemli olmak onlardan sorulurdu. Onlardan öğrenirdiniz koca koca diploması olan üniversitelerde öğretilmeyenleri.

Böyleydi işte Tekirdağ eşrafı,

Nerede o eski Tekirdağ eşrafı diyesi geliyor insanın, şimdi.


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı