KABA DA, KALIBA DA HAYIR
Hasan Soner Kırkuşu >

KABA DA, KALIBA DA HAYIR

Almanya ile yaşanan kriz(ler), Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin Türkiye'yi özellikle hukuk, adalet, demokratik hak ve özgürlükler konusunda tekrar izlemeye alması, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Avrupa ülkelerinin mevcut seçilmiş parlamentoyu güçlü bir şekilde desteklemek yerine çok cılız açıklamalarda bulunmaları , Fetö'cülere kendi ülkelerinde kol kanat açmaları gibi gelişmeler Türk dış siyasetinde zaten var olan yüzünü doğuya dönme eğiliminin daha çok taraftar bulmasına zemin hazırlamaktadır.

Suriye iç savaşı ile birlikte bölgede Barzanistan kurulabileceği endişesinin Türkiye açısından beka sorunu olarak algılanması aynı şekilde dış siyasette yeni stratejik ortaklık arayışlarına girmemize neden olmaktadır. Ancak uzun yıllar dış siyasetini Batılı ülkelere göre endekslemiş bir Türkiye için bu arayışın hiç kolay olmayacağı ortadadır.

Duygusal refleksleri ağır basan bir millet olarak, kısa vadeli ve günü kurtaran bu tür arayışlar içine girme telaşımız toplumun bir kesiminin kafasında ‘araplaşıyoruz' endişesini de beraberinde getiriyor.

Çünkü yeni dış stratejik ortaklıklara eklemlenme arzumuz iç siyasette de bazı uygulamalar ile karşılığını bulmaktadır. Örneğin; zorunlu okul öncesi eğitim uygulaması projesine birdenbire ara vererek ‘dindar bir nesil’ yetiştirmek adına 4+4+4 ile birlikte imam hatip yatırımlarına ağırlık verilmesi, din adamlarına da resmî nikâh kıyma yetkisinin verilmesi ile ilgili TBMM’de görüşülmek üzere tasarı hazırlanması, en yüksek ağızdan “Araplar bizi arkadan vurdu yalanını bir kenara bırakmanın zamanı gelmiştir” şeklinde açıklamalar yapılması, devlet işlerinde dinî bir takım cemaatlere ve tarikatlere görev ve sorumluluklar tevdî edilmesi, açılışlarda ve kutlamalardaki hediye merasimlerinde Kur'an âyetlerinin veya hadis-i şeriflerin yazılı olduğu hat sanatı çalışmalarının takdir görmesi, millî bayram kutlamalarında güvenlik endişesi gerekçeleriyle törenlerin bir kısmının kısıtlanması gibi uygulamalar dış siyasetle bağlantılı olarak düşünüldüğünde ülke yönetiminin batıdan ziyade doğuya özellikle de Ortadoğu’ya kaymakta olduğumuz görüntüsünü vermektedir.

Tüm bunları Osmanlı ruhunu canlandırmak ve tarihimize, geçmişimize sahip çıkmak, unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi tekrar canlandırmak olarak algılayanlar da var elbet ama kim ne derse desin toplumun bir kesimi böyle düşünmüyor.

Kimilerimizce eksen kayması olarak da ifade edilen, Batıya tepki şeklinde gelişen bu yeni dış siyaset arayış ve niyetinden kendine vazife çıkarmaya çalışan birileri ise fırsatçılık yaparak cumhuriyete ve cumhuriyetin kurucu kadrolarına ağza alınmayacak ağır sözler söyleyebilme cesaretini kendilerinde bulabilmektedir. İşin daha endişe verici tarafı ise Cumhuriyetin kurucuları ve kazanımları ile ilgili eleştiri boyutunu aşan sözleri sarf etmek, düşünce ve fikir özgürlüğü olarak algılanmakta ve böylece pekiştirilmektedir.

Cumhuriyete ve cumhuriyetin kurucu değerlerine karşı gereken saygıyı göstermekten aciz kalanların en küçük bir eleştiriyi hakaret addedip her türlü ortamda gerek sözle gerekse fizikî olarak şiddete varan saldırgan tavır takınmalarına şahit oluyoruz. Kimi densizlerin ise batıyı reddedip doğuyu savunmak adına parkta yürüyen, toplu taşımada yolculuk yapan şortlu kadınlara saldırma cesaretini gösterdiklerini görüyoruz.

Ülke içinde nasıl ki bir zamanlar bazıları sırf gücü ve kuvveti ellerinde bulundurdukları için kendileri gibi olmayanlara, kendileri gibi düşünmeyenlere, kendileri gibi yaşamayanlara adeta zulmettiyse, işkence çektirdiyse, bu ülkede yaşamayı çok gördüyse, yaşadığına pişman ettiyse şu aralar da halkın belli bir kesimi aynı yolda ilerlemektedir.

İşte bu gelişmeler iç ve dış siyasetin birbirlerini nasıl etkilediğini göstermektedir, bu yaşananlar ülke içinde birlik ve beraberlik ruhunu her geçen gün zedelemektedir.

Herşeyden önce şunu anlamak gerekiyor, bu ülkede aklı başındaki hiç kimse ne tam bir batı taraftarı ne de tam bir doğu taraftarı olmalıdır. Globalleşen dünyada zaten böyle bir dış politika düşünülemeyeceği gibi ve dünyayı karpuz gibi ikiye bölen hatta koca ülkeyi dar bir takım bölgelere hapsetmek isteyen popülist söylemlerden de uzak durmak gerekir. Bu aynı zamanda ülkemizin gerek tarihsel gerekse stratejik konumunun da gereğidir.

Dış politikada safi bir Batıcılık veya Doğuculuk gütmek aynı zamanda kendi içinde ülkenin birlik ve beraberliğinin de bozulmasına neden olacaktır. Ülke de, bayrak da hepimizin ortak değeridir, kimsenin veya hiçbir grubun özel değerleri değildir. Bu ülkeyi, bu cumhuriyeti kurarken bu ortak değerler üzerine kurduk. Kuruluş mücadelemizi emperyalizme karşı millî ve manevî değerlerimizle verdik. Bağımsız olmak için verdik, kendimizi bir bölgeye hapsetmek için değil özgür bir millet olarak dünyayla bütünleşmek için verdik.

Dış siyasette yaşanan son krizleri bahane ederek kendimizi dünyanın tek bir köşesine hapsetmekten geri durmalıyız. Ülkemizin konumu gereği millî ve manevî çıkarlarımıza hizmet eden her türlü oluşumun içinde yer almak durumundayız, biz kabımıza sığamayız ve hiçbir kalıba sığdırılmamalıyız. Üç kıtanın merkezinde bir ülke olmanın hakkını sonuna kadar vermeliyiz.


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı