ÜÇ TARZ-I SİYÂSET ve TÜRKİYE - II (İSLÂMCILIK)
Hasan Soner Kırkuşu >

ÜÇ TARZ-I SİYÂSET ve TÜRKİYE - II (İSLÂMCILIK)

19.yy’da yaşamış ilim ve fikir adamı Yusuf Akçura’nın ‘Üç Tarz-ı Siyâset’ adlı eserinde değerlendirdiği fikir akımlarından ‘Osmanlıcılık’ olarak ifade edebileceğimiz fikir akımını bir önceki yazıda değerlendirmeye çalışmıştım, bu günkü yazımda ise İslâmcılık fikir akımını günümüzün Türkiye’si için yorumlamaya çalışacağım.

İslâmcılık olarak adlandırabileceğimiz fikir akımı da aynı bir önceki gibi Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için düşünülmüş ve hayata geçirilmeye çalışılmış fikir akımlarından biridir. Bu fikir akımının en kuvvetli savunucuları arasında ise bizzat padişah II.Abdülhamid’i görmekteyiz. Beklenen nihai amaç ise Osmanlı Devleti’nin bağlı olduğu en kuvvetli dayanağın İslâm inancı olmasından hareketle, tüm Müslümanların hiçbir ırk, kavim gözetmeksizin tek bir hâkimiyet altında, halifelik bayrağı altında birleşmesiydi.

Bu düşünce belki İslâm toplumunu birarada tutabilme kuvvetine sahip olabilirdi ancak tam tersi tesirler ortaya çıkmasına da zemin hazırlayabilirdi. Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren sınırları içinde gayri müslim diyebileceğimiz reayanın da yaşadığı bir coğrafyaya hakim bir devletti. İslâmcılık düşüncesi ise öncelikli olarak İslâm ümmetine ehemmiyet veren bir düşünceydi dolayısıyla böyle bir siyaset güdülmesi devletin birlik ve beraberliğini pekiştirmesinden ziyade  kendi içinde bölünmesini hızlandıran bir sebep olabilirdi. Akçura’nın ifadesiyle; “ bu siyasetin tatbiki halinde Osmanlı tebaası arasında dinî nifak ve düşmanlığın çoğalması, böylece gayrimüslim tebaa ile onların ekseriyetle meskûn oldukları memleket kısımlarının kaybı ve binâenaleyh Osmanlı Devleti kuvvetinin azalması iktiza edecekti.”

Aynı zamanda Türk unsurlarının dahi kendi içinde gayrimüslim olanları mevcut olduğu gibi Türkler arasında dahi İslâmî yaşayışın kendi içinde görüldüğü mezhep farklılıkları söz konusuydu. Devletin aslî kurucu unsurunu oluşturan Türk Milleti’nin de bu sebeplerden dolayı kendi içinde ihtilafa girmesi muhtemeldi.

İslâmcılık fikrini hayata geçirmenin bir diğer sakıncası da teokratik olduğu kadar sadece belli bir zümrenin ülke yönetiminde söz sahibi olmasını hazırlayacak oligarşik bir yönetim anlayışına sebep olabileceği endişesiydi. Oysa Türk tarihi boyunca böyle bir yönetim şekli söz konusu olmamıştı.

Sosyal ve ekonomik hayat açısından değerlendirildiğinde ise Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarından itibaren mal ve mülk bakımından yani ekonomik bakımdan en zengin toplumsal sınıfın gayri müslimlerden oluştuğu gerçeğini gözönüne alırsak, İslâmcılık siyasetinin güdülmesi maddî anlamda kuvvetsiz bir toplumsal sınıfın maddî anlamda kuvvetli bir sınıf üzerinde hakimiyet kurması anlamına gelecekti ki bu dahi Osmanlı toplumsal sınıfları arasında birlik ve bütünlüğü pekiştiren değil tam tersi bir şekilde çekişmelerin, ihtilafların zirve yapmasına, devletin daha da güçten düşmesine neden olurdu.

Yusuf Akçura’nın güzel bir tespitini de burada hatırlatmak isterim. Akçura’ya göre; “İslâm, mü’min olan kimselerin cinsiyet ve milliyetlerini bitirir, lisânlarını kaldırmaya çalışır, mâzilerini, an’anelerini unutturmak ister.” O’na göre İslâm’ın temel kaidelerinden birinin “Din ve millet birdir.” düsturu olması ise gözden kaçırılmamalıydı.

Hâl böyle olmasına rağmen İslâm tarihine bakıldığında Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in vefatından henüz birkaç yüzyıl sonra dahi İslâm toplumunun dinî anlamda birlikteliğini yitirerek kendi içinde milliyetlere, hanedanlara hattâ mezheplere ayrılmış olduklarını görmemiz bu kaidenin dahi tam olarak gerçekleşemediğini yani İslâm’ın başlıbaşına ümmet içinde birlik ve beraberliği sağlayamadığını göstermektedir.

Dolayısıyla 20.asra gelinceye kadar İslâm toplumu içinde zaten derin bir ayrılık söz konusuydu ve bu durum İslâmcılık siyaseti güdülerek tüm Müslümanları bir halife etrafında toplama arzusunun boş bir hayalden öte gidemeyeceğinin de bir diğer kanıtıydı. Zaten farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde, farklı karakterlerde iktiza eden ümmetin bir bölümünün de hristiyan ülkelerin idaresi altında olduğunu unutmamak gerekirdi.

İşte tüm bu sebeplerden ötürü bu siyasetin başarılı bir şekilde neticeye ulaşması mümkün görünmüyordu. Israrcı olmanın ise milliyeti ağır basan ve bu fikriyatı benimsemeyen müslüman toplumlar üzerinde dahi aksi tesir oluşturması mümkündü. Böyle bir gelişme ise hristiyan ülkeler ile ihtilafların artarak dinler savaşı boyutuna ulaşmasına neden olabileceği gibi birbirleriyle kardeş olması icâb eden müslümanlar arasında dahi anlaşmazlığa sebep olması kuvvetli bir olasılıktı.

Şimdi de aynı fikrî akımın bugünün Türkiye’sinde bazı çevreler tarafından savunulduğunu ve mümkünse hayata geçirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Ülkemizde olduğu kadar dünyanın farklı coğrafyalarında, özellikle ‘Soğuk Savaş Yılları’yla birlikte komünizmin yayılmasına karşı kalkan olarak düşünülmüş, bu maksatla oluşturulmuş ve sonrasında da korunarak gözetilmiş bir takım İslâmî yapılanmaların dünyadaki tüm müslümanları tek bir bayrak altında, halifelik bayrağı altında toplamaya çalıştığını biliyoruz.

Ancak bu yapılanmalar zamanla bu istek ve arzularını gerçekleştirebilme adına anarşi ve terör yapılanmaları haline dönüşmüştür. Batı nazarında ‘İslâmî Terör Örgütleri’ olarak adlandırılan bu silâhlı güçler dünyanın çeşitli noktalarında ölüm ve vahşet saçarak bilerek ya da bilmeyerek taşeronlaşmışlardır. Özellikle 21.asırda İslâm’ı kendilerine referans alan bu yapılanmaların çeşitli fraksiyonları cemaatler ve tarikatler biçiminde tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de mevcuttur.  

İslâm’ı referans alan bu silâhlı yapılanmaların gerçekleştirdiği vahşet ne yazık ki dünyadaki diğer din mensuplarının İslâm’a ve Müslümanlara olan bakış açısını olumsuz bir şekilde etkilemiştir. Müslüman görünümlü kişiler üzerinden yapılan sosyal deneyler dahi bunu kanıtlamaktadır.

Son olarak müslüman coğrafyasında hissedilen Arap Baharı ile kan ve gözyaşı daha da artmıştır. Müslüman toplumlar arasında kardeş kavgaları artarak devam etmiştir. Bunun temelinde ise mezhep farklılıkları olduğu kadar ne yazık ki farklı hanedanlıklar altındaki müslüman toplumların maddî çıkar kaygıları bulunmaktadır.

Böyle bir ortamda Türkiye’de halâ İslâmcılık fikriyle iktidara gelmeye çalışmak veya iktidarda böyle bir siyaseti hayata geçirmeye çalışmak, ilk başta Ortadoğu’da olmak üzere dünyada tüm müslümanların lideri ve kurtarıcısı olmaya çalışmak, aynen Osmanlı zamanında olduğu gibi beyhude bir çabadan öteye geçemeyecektir. Böyle bir çaba içine girmenin ise ülke ve millet olarak bizi içinden çıkılması güç, geri dönülmez  tehlikelere sürüklemesi muhtemeldir.

20.asrın ikinci yarısından sonra teknolojik imkânların son hızla ilerleyişe geçmesinin de sonucu olarak dünya her geçen gün küçülmüş ve globelleşmişken, Türkiye’yi İslâmcılık gibi bir siyasetle meşgul etmek, herşeyden önce kalkınmak ve ilerlemek isteyen bir ülke içen zaman ve enerji kaybı anlamına gelecektir.

Zaten bu siyasetin başarıya ulaşmasının imkânsız olduğunu Ortadoğu coğrafyasındaki dağılmışlık ve parçalanmışlığa baktığımızda rahatlıkla görmek mümkündür. Coğrafyanın kendisi adeta bir bataklık misâlidir. Elbet durumun bu noktaya gelmesinde İslâm’ın bir kusuru yoktur ancak muhataplarımız müslümandır. Böylesi muhataplar ile adım atabilmek, ilerleme kaydedebilmek, ülkü birliğini sağlamak sonrasında ise bu ülküyü tüm dünya müslümanlarına teşmîl etmek son derece imkânsız görünmektedir.

Giderek maddiyatlaşan dünya şartlarında farklı müslüman milletlerin, hanedanların, aşiretlerin ekonomik çıkar temelinde birleşmesini sağlamak belki mümkün olabilecektir. Fakat müslümanların yaşadığı coğrafyalarda dahi farklı dinden ve milliyetten toplulukların olduğunu düşündüğümüzde, böyle bir ekonomik çıkar birliği için referansın İslâm olmasının yeterli olmayacağı da açıktır.

O halde mantığa en yakın olan birliktelik İslâm’ı referans alan birlikteliklerden ziyade coğrafya üzerinden ortak çıkar birliklerine yönelmek olacaktır.

Bu düşünce akımının da Osmanlı ve günümüz Türkiye’si açısından değerlendirmesini kısaca yaptığımızı düşünüyoruz. Son olarak Türkçülük akımının değerlendirmesini ise bir sonraki yazıya bırakalım. 


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı