ÜÇ TARZ-I SİYÂSET ve TÜRKİYE - III (TÜRKÇÜLÜK)
Hasan Soner Kırkuşu >

ÜÇ TARZ-I SİYÂSET ve TÜRKİYE - III (TÜRKÇÜLÜK)

Üç Tarz-ı Siyâset isimli eserin müverrihi Yusuf Akçura’nın fikirlerinden bahisle günümüz Türkiye’sini değerlendirmeye ‘Türkçülük’ fikri üzerinden devam edelim.

Türkleşme siyaseti veya Türkçülük siyaseti, Yusuf Akçura’ya göre; aynı dili, an’aneyi ve coğrafyayı paylaşan toplumsal unsurları aynı ülkü etrafında toplayabilmek üzerine kuruluydu. Ancak  Akçura, bu ülküyü İslâm ile müteşekkil düşünüyordu. Öyle ki O’na göre henüz Türkleşmemiş olsalar dahi sadece Müslüman olmalarından dolayı bir takım halkları bu siyâset etrafında toplamak mümkün görünüyordu.

Böyle düşünmesine rağmen İslâm’ı bu siyâsetin gerçekleşmesi için Türklükle eşdeğer de görmüyor sadece en önemli yardımcı hizmet gören manevî bir unsur olarak düşünüyordu.  Herhalde uzun yüzyıllar boyunca Hristiyan Avrupalıların, kendi coğrafyalarında yaşayan Müslümanlara Osmanlı (Türk) diye hitap etmesini, Müslümanların tamamını neredeyse Türk olarak algılamalarını bu düşünceye kanıt olarak göstermek mümkündü. Bu örnek de gösteriyordu ki Türk ve İslâm neredeyse ayrılmaz birer unsurlardı ancak Türklük, Avrupalıların nazarında İslâm’dan önce geliyordu.

Osmanlı Devleti’nin,  hakîm olduğu coğrafyada yaşayan Türk toplulukları arasında yani Asya kıtasından Avrupa’nın doğusuna kadar olan diğer bütün Türk toplumları arasında en medenileşmişi, en ilerlemişi ve en kuvvetlisi olması; Türkçülük siyasetini hayata geçirebilecek ve bunu başarabilecek tek gücün de Osmanlı olmasını gerektiriyordu.

Buna karşın böyle bir siyasetin doğurabileceği bir takım endişeler de mevcuttu. Herşeyden önce Müslüman olup da Türk olmayan unsurların Osmanlı’dan ayrılması yüksek ihtimal olarak görülüyordu. Bu sebeple Osmanlıcılık ve İslâmcılık siyaseti, Türkçülük siyasetine nazaran daha faydalı dahi görünüyordu.

Ayrıca Türkçülük siyasetinin başarıya ulaşmasına engel teşkil edebilecek diğer bir husus da Osmanlı tarihi boyunca, 19.asra gelinceye kadar, Türk milletinin kendi öz tarihinden ve öz geleneklerinden uzaklaşmış olmasıydı. Türklük fikri, Türk edebiyatı kavramlarının dahi unutulmuş olması bu siyasetin başarılı olmasının önünde müşkülat olarak görünüyordu.

Dolayısıyla bu siyasetin hayata geçmesinde kurtarıcı en büyük dayanak Türk milletinin ekseriyetinin müslüman olması olarak görülebilirdi. Ancak Akçura, İslâm’ın tüm milletleri kendi içinde eriterek, öğüterek herbirini birbirinden farksız bir yapıya büründürüp, tümünden sadece bir müslüman çıkardığı tespitini yapmasına rağmen İslâm’dan beklediği hristiyanlarda olduğu gibi milliyetlerin varlıklarını kabul eden bir hizmet görmesiydi.

Herhalde Akçura; İslâm’ın, bütün Türk toplulukların biraraya gelmesinde, bir maya vazifesi görmesini isterken Türklükten öne geçmemesini, Türk milleti kavramını yok saymamasını aynı zamanda çağın da bir gereği olarak düşünüyordu.

Üç Tarz-ı Siyâset’in yazarı Akçura’ya göre dinler, her geçen dönem toplumların sosyal ve siyasal ihtiyaçlarını gidermekten uzaklaşmıştı. İnsanlığın her geçen gün daha ferdiyetçi bir değişime uğraması, vicdan hürriyeti kavramının gelişmesi, din ve devlet işlerinin birbirinden giderek ayrılması, dinin Allah ile kul arasında bir rabıta olarak görülmesiyle birlikte din artık eski siyasî ve sosyal ehemmiyetini yitirmişti. Bunun yerine dinler, milliyetlerin oluşmasına yardımcı olabilecek manevî vazifedar olarak değerlendirilmeliydi.

19. ve 20. asrın şartlarına bakıldığında Türkçülük siyasetinin gerçekleşmesine tek engel teşkil edebilecek dış unsur olarak Rus devletini görmek mümkündü. Bununla birlikte Türkçülük siyasetinin uygulanmasını Avrupalılar destekleyebilirdi. Çünkü Avrupalılar, bu siyasetin hayata geçmesi sayesinde Rus kuvvetinin zayıflayacağını düşünebilirlerdi.

Netice olarak 1904’te Yusuf Akçura Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük olarak adlandırılabilecek siyasetlerden Osmanlıcılık siyasetinin uygulanmasını o günün şartlarına göre mümkün görmüyordu ancak İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerinin uygulanabilme imkânlarının eşit olduğunu, bu konuda hangisinin daha faydalı ve uygulanabilir olduğu sorusuna da bir türlü cevap veremediğini ifade etmekteydi.

Türkçülük siyasetini bugünün Türkiye şartlarında uygulamak mümkün müdür, şimdi de buna bir göz atalım.

Herşeyden önce şunun tespitini yapmak gerekir; yaşadığımız ülke Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşımızın ardından millî ve manevî değerlere sahip çıkmamız sayesinde bağımsızlık yolunda şehit ve gazi düşmüş hem İslâmcı diyebileceğimiz hem Türkçü hem de Osmanlıcı diyebileceğimiz vatansever atalarımız tarafından bize emanet edilmiştir. Atatürk’ün belirlediği ‘Ya İstiklâl Ya Ölüm!’ parolası ile bugünkü bağımsızlığımıza kavuşmuşuzdur.

Kurtuluş Savaşı’ndaki ruh Kuva-yi Milliye ruhu idi ve bu ruhun içinde elbette İslâm inancına olan bağlılık yatmaktaydı ancak isminden de anlaşılacağı üzere bu kuvvetlerin teşekkül etmesinde ağır basan unsur Türklükten doğan millîlik şuuruydu. İslâm dinine tabi olmanın tek başına yeterli olmadığına bir önceki büyük yenilgi olan 1.Dünya Savaşı’nda şahit olmuştuk. Bu 1.Cihan harbinde iken başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Müslümanların din-i İslâmın merkezi sayılabilecek halifelik makamının yardım çağrılarına kuvvetli bir destek vermediğine şahit olmuştuk.

Millî mücadele yıllarında elbette ki şehitlik ve gazilik gibi dinî mertebelere ulaşma arzusu bizi başarıya ulaştıran manevî birer itici güç olmuştur ancak Türk Milleti, bugünkü bağımsız devletine İslâm dinine olan inancımız ve sadakatimizden daha fazla olarak millî heyecanımızla ulaşmıştır.

Türkçülük siyasetini uygulamak geçmişe göre şu devirde daha mümkün görünmektedir. Çünkü bundan bir asır evvel zayıf olduğunu düşündüğümüz Türkçülük fikri, Türk fikir ve sanat hayatının gelişmesi, Türk dili ve tarihi alanındaki çalışmaların fazlalığı, milli an’anelerimize olan bağlılığımızın kuvvetlenmiş olması ve daha da tekâmül edeceği yönündeki işaretler böyle düşünmemizi gerektiriyor.  Aynı zamanda eskiden Rusların egemenliği altında yaşayan Türkistan coğrafyasındaki Türk kardeşlerimizin siyasî bağımsızlıklarına kavuşmuş olmalarını da buna eklemek gerekir.

Fakat dünyadaki komünizmle mücadele sonrası soğuk savaş yıllarıyla birlikte Türkiye’de de 20.asrın ikinci yarısından itibaren giderek etkisini hissettiren cemaat ve tarikatlaşma gibi yapılanmaların varlığı ve bu cemaatlere, tarikatlare devlet teşkilatımızda devletin iş ve işlemlerinin gördürülmesinde bir takım görev ve sorumlulukların tevdi edilmesi Türkçülük siyasetinin olduğu kadar Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı esasına dayalı aynı zamanda demokratik ve laik devlet hayatımızın olgunlaşmasının da önünde en büyük engellerden biri olarak dikkat çekmektedir. 

Cemaatler ve tarikatların millet anlayışı ümmet esasına dayalıdır ve ulusal yapılanmalar, İslâm’ın retoriğinde kabul edilemez olarak görülür.  Cemaat ve tarikatların düşüncesine göre tek millet vardır ve o İslâm milletidir. Bu açıdan bakıldığında dinî yapılanmaların devlet iş ve işleyişinde ağırlıklı olarak yer alması, Türkçülük siyaseti kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esasına dayalı birlikteliğin önündeki engeller olarak görülmelidir.

Ancak şu var ki Türkçülük siyasetini İslâm ile karşı karşıya olarak da düşünmemek gerekir. Çünkü Türkçülük, İslâm inancını tüm Türkleri aynı ülkü etrafında birleştiren bir maya vazifesi olarak görür ve kültürel anlamdaki milliyetçiliği içinde barındırır. Dolayısıyla diğer dine mensup olanları da kapsayıcı özelliğe sahip olarak farklı alt dil ve kültürleri de şemsiyesi altında toplar. Dinî yaşayışı vicdan hürriyeti kapsamında değerlendirir, insan hak ve hürriyetler çerçevesini geniş tutarak daha çağdaş bir görünüme sahiptir.  

İnsan hak ve özgürlükleri alanına daha geniş bir bakış açısı ile yaklaşım, Türkçülük siyasetini ırkçılık siyasetinden ayıran en önemli unsurdur. Buradan hareketle Türkçülük, kafatası milliyetçiliği veya II.Dünya Almanya’sında Hitlerin uygulamak istediği temiz ırk gibi sapkın düşüncelerden uzak durduğu müddetçe, kültür milliyetçiliği olarak hayata geçirildiği sürece, mazide bir olup gelecekte de beraber olma düşüncesinde olan ve aynı vatan toprağını paylaşan, ortak hüzün ve sevinçleri olan bütün halkları alt kültür özellikleri ile birlikte kapsayıcı özelliğe sahiptir ve bu farklılıklardan doğan zenginliği bir ülkü etrafında toplaması mümkündür.

Buraya kadar olan değerlendirmelerimizin en nihayetini de bir sonraki yazıda paylaşalım. 


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Trakya Otoyolu 2020'de hizmete girecek
Trakya Otoyolu 2020'de hizmete girecek
BAŞKAN İNAN TÖRENLE GÖREVE BAŞLADI
BAŞKAN İNAN TÖRENLE GÖREVE BAŞLADI