ÜÇ TARZ-I SİYÂSET ve TÜRKİYE – IV (SONUÇ)
Hasan Soner Kırkuşu >

ÜÇ TARZ-I SİYÂSET ve TÜRKİYE – IV (SONUÇ)

Yusuf Akçura’nın 1907’deki Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük siyasetleri ile ilgili olarak yazdığı ‘Üç Tarz-ı Siyâset’ isimli eserinin yazımının üstünden 110 yıl geçmiş olmasına rağmen son üç yazıda yaptığımız değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere o dönem dağılma dönemini yaşamakta olan Osmanlı Devleti’nde devleti yıkılmaktan kurtarmaya yönelik olarak yapılan tartışmaların hemen hemen benzerleri üzerine günümüz Türkiye’sinde de siyaset yapıldığını görmekteyiz.

Üzerinden onca zaman geçmesine ve dünyadaki şartların oldukça fazla değişmiş olmasına rağmen ülkemizde halâ aynı siyasetlerin gerçekleşmesi uğruna bir takım çabaların devam etmesini, Osmanlıcılık siyasetinin uygulanmak istenmesini bir kenara koyacak olursak diğerlerinin bir türlü uygulanamamış olmasına bağlayabiliriz. İslâmcılık ve Türkçülük siyasetleri de bir dönem hayata geçirilmek istenmişse de devlet yönetiminde bu siyasetler ile ilgili olarak hukukî bir adım atılamamış, bu fikir akımları II.Abdülhamid’in girişimleri, Enver Paşa’nın Turancılığa dayalı birkaç atılımı ile sınırlı kalmıştır.

İslâmcılık siyasetini gütmeye çalışanlar günümüzde halâ mevcuttur ancak bu anlayışın zamanında Osmanlı için hangi endişeleri söz konusuysa bugün de aynı endişeler devam etmektedir. Üstelik geçmişe nazaran İslâmcılık siyasetini uygulamak hem çok daha imkânsız hale gelmiştir hem de çağdaş dünyanın gerçekleriyle uyumlu olamayacağı daha iyi anlaşılmıştır. Öncelikle kapsayıcılık özelliği her geçen dönem giderek azalan İslâmcılık siyaseti, diğer din mensupları ile Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkların daha fazla artmasına zemin hazırlayacağı gibi Müslümanların kendi içindeki mezhebe dayalı ayrılıklarını dahi çözebilecek referans olma kabiliyetinden yoksundur.

İslâmcılık düşüncesinde olup bütün müslümanları tek bir halifelik bayrağı altında toplamayı hedefleyen bazı sapkın düşünceli dinî yapılanmaların vahşetengiz uygulamaları bırakın dünyadaki diğer din mensupları tarafından kabul edilebilir olmayı müslüman dünyası arasında dahi kabul edilemez ölçütlerdedir.  Böylesine derin fikir ve yaşantı farklılıklarına haiz müslüman toplumları arasında hukuk birliği sağlayabilmek mümkün olamayacağı gibi siyasi neticeleri olan birliktelikler oluşturabilmek neredeyse hayalden öte geçemeyecektir.

Türkçülük fikrini savunan bazı kesimlerin ise, ‘Türk Milliyetçiliği’nden uzaklaşarak aynen İslâmcı düşüncede olduğu gibi kapsayıcı özelliklerini yitirmeleri, aynı şekilde ülkenin birlik ve bütünlüğü açısından tehlikeli olarak görülmelidir. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün de ifade ettiği gibi “Türkiye Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” şeklindeki bir Türkçülük, içinde barındırdığı kültür milliyetçiliği sayesinde evrensel insan hak ve özgürlüklerinin de teminatıdır ve böylece daha kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla günümüz Türkiye’sinde Türkçülük siyaseti güdenlerin bu şekildeki bir yaklaşım içerisinde olmaları icap eder. Bunun aksine kültür temelli milliyetçiliği reddeden bir Türkçülük ırkçılık, faşizm, asimile etme, temiz ırk oluşturma, soykırım boyutuna kadar varabilir, birleştirici ve kapsayıcı olmaktan ziyade ayrıştırıcı ve dar kapsamlı bir düşünce sistemine dönüşür.

Osmanlıcılık siyasetine gelince böyle bir siyasetin uygulanması ihtimali, Osmanlı Devleti’nin 1922’de fiilen ortadan kalkması ile birlikte, yok olmuştur. Ancak 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasıyla birlikte bunun benzeri diyebileceğimiz Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı esası kabul edilmiştir.

Osmanlıcılık siyaseti;  Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) Fermanları ile I. (1876) ve II. (1908) Meşrutiyetin İlânı ile denenmiş, uygulanmaya çalışılmış devletin sınırları içinde yaşayan herkesin kanun önünde eşitliği ilkesine dayalı, hukukun üstünlüğü esas alınarak ‘Osmanlı Vatandaşlığı’ kavramı yerleştirilmeye çalışılmış ancak bir türlü beklenen netice alınamamıştı. 

Günümüz Türkiye’si ise ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’ nı esas alarak varlığını devam ettirmeye çalışan, kanun üstünlüğü ilkesine dayalı olarak hiç kimsenin bir diğerinden üstün olmadığını, herkesin kanunlar önünde eşit olduğunu kabul eden demokratik bir yapıyı benimsemiştir. Bu özelliği ile zamanında Osmanlı’nın başarmak isteyip de başaramadığı Osmanlıcılık sisteminin günün şartlarına uyarlandığını söyleyebiliriz.

Aynı zamanda en çağdaş ve en insancıl kabul edilebilecek siyasetin de ‘vatandaşlık esasına dayalı’ bir siyaset olduğu tespitini yapmamız gerekir.

Ancak vatandaşlık esasına dayalı birlik ve bütünlüğü bir türlü olgunlaştıramadığımızı, tam manâda başarıya ulaştıramadığımızı da ifade etmeliyiz. Bunun bir türlü gerçekleşememiş olmasını başarısız hükûmetlerin yanlış politikalarına bağlamak mümkündür. Ülke genelinde gerçekleştirilmek istenen kâğıt üstünde plânlı kalkınma hamlelerinin uygulamadaki plansızlığından ötürü ülkenin doğu ve güneydoğusu ile birlikte genellikle deniz kıyılarından uzaklaşıldıkça geri kalmış bir görüntü vermesini, kalkınmanın bir türlü yurt sathına eşit ve dengeli şekilde dağılamamış olmasını da buna ekleyebiliriz.

Yine bunun yanında toprak reformunu bir türlü gerçekleştirememiş olmamızdan kaynaklı olarak ülkemizin özellikle doğusuna doğru gidildikçe aşiret sisteminin devam etmesine müsaade etmiş olmamızı, eğitim ve sağlık olanaklarının yanında sanayi ve ulaşım imkânlarının dengesiz dağılışının sosyal ve ekonomik yaşamda uçurum sayılabilecek farklılıkların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını da görmezden gelemeyiz.

Zamanında Sünnî İslâmcılık siyaseti gütmek adına bazı tarikat ve cemaatlere göz yumulmasını ve bu dinî yapılanmaların adeta devlet koruması altına alınmasını, cahil diyebileceğimiz halkımızın bir bölümünün buralardaki beyin yıkama yöntemlerine maruz kalarak rejim düşmanı olduğu kadar farklılıklara saygı duymayan kesimler haline dönüşmesini, bazı kesimlerin ise Türkçülük siyaseti gütmek adına terör ve anarşi ile hiçbir bağı olmamasına rağmen sadece Kürt olmalarını bahane ederek vatandaşlarımızı rencide etmelerini,  Ermeni ve Yahudî vatandaşlarımızı hakir görmelerini de vatandaşlık esasına dayalı devlet modeli anlayışımızın önünde engeller olarak görmek gerekir. Şimdiye kadar hiç bahsetmediğimiz Batıcılık düşüncesindeki bir kesimin ise muasır medeniyete ulaşma idealini yanlış anlayarak sürekli olarak batı hayranlığı gütmesini ve batı tarzındaki yaşamı yücelterek Türk kültür ve an’anelerini yaşayan insanımızı küçümsemesini de aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esasından beklenen birlik ve bütünlüğün önündeki birer engel olarak kabul etmek gerekir.

Tüm bunlardan çıkarabileceğimiz sonuç;

  1. Kanunlar önünde eşitlik ilkesine dayalı olarak, hiç kimsenin kanunlardan üstün olamayacağı bir devlet yönetim yapısına kavuşarak,
  2. Kanun üstünlüğünün teminatı kabul edilebilecek bağımsız bir yargı anlayışını yerleşik kılarak,
  3. Laiklik prensibini en mükemmel bir biçimde uygulayarak,
  4. Şeffaf ve hesap verebilir bir devlet yönetimini gerçekleştirerek, 
  5. Liyakate dayalı kariyer anlayışının benimsenmesiyle ülkenin bütün bürokratik kademelerini benim adamım, benim partim, benim aşiretim, benim ağam, benim paşam gibi yaftalamalar yerine profesyonel kişilere teslim ederek,
  6. Basın ve yayın özgürlüğüne dayalı olarak hür basın ve medya ortamına zemin hazırlayarak,
  7. Milliyetçiliği ‘kültür milliyetçiliği’ çerçevesinde tutarak,
  8. Dindarlığı, ‘din ve vicdan özgürlüğü’ çerçevesinde dizginleyerek,
  9. Plânlı kalkınma modellerimizi kâğıt üzerinde hazırlayarak değil gerçek anlamda uygulayarak,
  10. Devletin, vatandaşa hizmet anlayışla yönetilmesini sağlayıp vatandaşın devlete olan sadakatini güçlendirerek,

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esasına dayalı birlik ve bütünlüğümüzü sağlamak böylece içte güçlü ve dinamik bir toplum yapısına kavuşmak mümkündür.

Dışarıda ise küresel gelişmeleri çağdaş bir anlayışla takip etmemiz ve içeride sağladığımız vatandaşlığa dayalı birliktelikten aldığımız güçle misak-ı millî çıkarlarımızı korumaya yönelik coğrafi birliktelikler üzerine yoğunlaşmamız gerekir.  Bulunduğumuz coğrafyanın sadece Türklerden, Sadece Müslümanlardan, sadece Sünnîlerden oluşmadığının farkında olmamız gerekir.

Kısacası şöyle bir aynaya bakarak kendi özeleştirimizi yapmamız, sürekli bir şekilde takıntı haline getirdiğimiz histerik ve paranoyak hallerimizden kurtulmamız, komplo teorileri yazarak suçu ve günahı devamlı olarak dış güçlere atma huyumuzdan vazgeçmemiz gerekir. Tarihi geçmişimizden çıkardığımız derslerle iyi ve geliştirilmesi gereken yönlerimizi geliştirmemiz, kötü ve kurtulmamız gereken yönlerimizi de törpülememiz gerekir.

Kuru inat, bağnaz ve sabırsız anlayışları bir kenara bırakarak, çağdaş bir eğitim anlayışı ile ülkenin gerçek ihtiyaçlarını gözeterek, bireyin kişisel gelişiminin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırarak, hoşgörü ve adalet iklimini genel geçer kılarak, üç tarz-ı siyâsetin ortak ve güçlü bileşenlerinden de yola çıkarak, bütün dünyayı kapsayıcı evrensel değerde yaklaşım sergileyerek hem içte hem de dışta daha güçlü bir ülke olmamız elbette ki mümkün görünmektedir.


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı