YERLİ VE MİLLÎ BİR EĞİTİM SÜRECİ
Hasan Soner Kırkuşu >

YERLİ VE MİLLÎ BİR EĞİTİM SÜRECİ

Yazıma bu başlığı seçmemin sebebi Sayın Tarık Eski’nin dünkü yazısı olan ‘Başında Millî İbaresi Olan Herşey Gerçekte Ne Kadar Milli?’ başlığıyla yazdığı yazıdır. Tarık Eski’nin yazısında belirttiği 27 Aralık 1949 tarihli antlaşmanın adı ‘Türkiye ve Abd Hükûmetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma’dır. Bu antlaşma, gerçekten üzerinde durulması gereken ve ülke olarak bugünlere nasıl geldiğimizi gösteren önemli antlaşmalardan biridir.

Sonda söyleyeceğimi en baştan söylemek gerekirse TBMM'nde kabul edilen bu antlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti öyle bir oyuna getirilmiştir ki, Abd’ye olan borcumuza karşılık tüm masrafları Türkiye tarafından karşılanmak şartıyla, Abd’nin ‘Millî’ olması gereken eğitim meselemizin göbeğine yerleştirilmesine olanak sağlanmıştır. Yine bu antlaşmayla zeki ve geleceği parlak olan Türk gençlerine, gelecek hayallerini gerçekleştirmek maksadıyla adres olarak dönemin muzaffer (!) ülkesi Abd gösterilmiştir.

lKarşı çıkışımız ne bu antlaşmadır, ne de gençlerimizin ülke dışına çıkmasıdır. Elbette imkânlar dâhilinde gelecek vadeden gençlerimiz, hiçbir şekilde komplekse girmeden dünyanın ilmî bakımdan en ileri durumdaki ülkelerine gitmeli, alanında uzmanlaşmış profesörlerden eğitim almalı, çağdaş dünyayı takip etmeliydiler. Ancak biz bir taraftan bunu yaparken diğer taraftan millî olmayı göz ardı etmemeliydik,  eğitim gibi yaşamsal öneme sahip önemli kurumumuzu yabancılara teslim etmemeliydik. Çağdaş yol ve yöntemler konusunda danışmalıydık, akıl almalıydık fakat aklımızı teslim etmemeliydik. Gelecek vadeden gençlerimizin kendi ülkemizde kalıp, gelişimlerini ve her türlü ilerlemelerini sağlamak için kendi yerli kurumlarımızı da millî imkânlarımızla güçlendirilmeliydik ancak güce teslim olmamalıydık.

Fakat öyle mi oldu, 27 Aralık 1949 tarihli antlaşmayla oluşturulan ‘Eğitim Komisyonları’ vasıtasıyla; Türk Millî Eğitim politikalarımız, milli eğitim müfredat programlarımız Abd Dış İşleri Bakanlığı’nın kontrolüne girmiş oldu. Bu esasen iki ülke arasında eğitim alanındaki bir yardımlaşmadan öte bir antlaşmaydı, bu antlaşma ile Abd, Millî Eğitimimizin patronu bile demek abes kaçar adeta sahibi durumuna yükseltilmişti.

Şimdi burada şu kısa hatırlatmaları yapma ihtiyacını hissediyorum.

2.Dünya savaşı sonunda Almanya’nın nazizmine, İtalya’nın faşizmine ve Japonya’nın militarizmine karşı büyük bir zafer kazanılmıştı ancak yine de sosyalizm ile mücadele ön plândaydı. Türkiye’de o tarihlerde tek parti rejimi söz konusuydu. Bu şartlar altında Türkiye’deki siyasal gerçekliğin de değişimi öngörülmüştü ve bununla ilgili olarak Millî Şef İsmet İnönü gereğini yaptı, 1945 Temmuz’unda yeni siyasî partilerin kurulmasının önü açılmış oldu. Fakat her ne kadar yeni siyasal partilere izin verilmişse de Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) ve Türkiye Sosyalist Partisi gibi partiler kapatılmıştı. Bu gösteriyordu ki özellikle başta Abd olmak üzere tüm dünyada olduğu gibi sosyalizm ile mücadele ruhu Türkiye’de de kendini gösteriyordu. Bunun yerine merkeze yakın, kapitalizme sıcak bakan, daha liberal ve muhafazakâr partilere müsaade ediliyordu.

Bu özellikteki partilerden biri olan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanarak uzatmalı Chp döneminin ardından seçilen ilk iktidar partisi oldu.

Bunları şunun için anlatıyorum, Türkiye o dönemlerde Sosyalizmin en kuvvetli temsilcisi Sovyet rejimine karşı kendini koruma refleksine itilerek Abd'nin başını çektiği Nato gibi bir küresel gücün himayesine girme ihtiyacını da hissetmişti.Türkiye'nin o dönemlerdeki yöneticilerinin bu güvenlik ihtiyacını hissetmelerinden dolayı farkında olarak ya da olmayarak diğer konularda da tavizler vermeye başladığını görüyoruz.Olayın arka plânındaki bu gerçeklikleri de görmeli, bu hatalardan ders çıkarmalıyız. 

Şimdi gelelim bizim asıl meselemiz olan eğitim meselimize.

Chp’nin, Demokrat Parti seçilmeden önceki son hükûmeti Şemsettin Günaltay hükûmeti ( 16.Ocak.1946-22.Mayıs.1950) idi ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ydü.

Millî Eğitim ile ilgili olarak Şemsettin Günaltay hükûmeti döneminde Millî Eğitim Şura'sı kararlarıyla uyumlu olarak 1948 tarihli İlk Okul Programı uygulanmaya başlandı. Bu program daha sonra Ortaokul Programı olarak da aynen uygulanmış olan ve 1968 yılına kadar yürürlükte kalan Türk Millî Eğitim tarihinin en uzun süreli programıydı.

Yine aynı dönemde 2.Dünya Savaşı’nın ardından dünyadaki rüzgârla olsa gerek, Millî Eğitim ile ilgili olarak din öğretimi alanında parti programında bir takım yeni düşüncelere sahip olunduğunu da görüyoruz. 

Örneğin; dinin siyasete ve şahsî menfaatlere alet edilmesine müsamaha edilmeyeceğinin söylenmesinin ardından ’Din öğretiminin isteğe bağlı olma esasına dayalı olarak, vatandaşların çocuklarına din bilgisi vermek haklarını kullanmaları için gereken imkânların hazırlanacağına’ dair bir yeniliğe de ilk defa bu dönemde rastlıyoruz. 

Oysa Chp hükûmetlerinin, 1920’lerin sonlarından başlayarak 1930’larda adeta kemikleşmiş bir şekilde din öğretimine karşı bir tavrının olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Bu açıdan böyle bir değişimi dönemin şartlarına bağlamak gerekir diye düşünüyorum.

Bununla yetinilmedi Şubat 1949’dan itibaren az önce bahsedilen 1948 programında değişiklik yapıldı ve ilkokulların 4. Ve 5. Sınıflarına din dersi ‘program dışı ve ebevyn isteğine bağlı olarak’ getirildi. Bu programın temel amaçlarına bakıldığında; öğrencilerin toplumsal bakımdan, kişisel bakımdan, insan ilişkileri bakımından ve ekonomik hayat bakamından belirli değerlerle donanmış birer yurttaş olarak yetişmelerinden bahsediliyordu.

Müfredat deyip geçmemek gerekir, önemli bir konudur müfredat konusu çünkü tarihe ağırlık vererek muhafazakâr bir nesil yetiştirmek mümkün olduğu gibi, tarihî olayları günümüzün çağdaş meseleleriyle kıyaslayarak orta yolcu bir nesil de yetiştirebilirsiniz. Bunun yanında öyle bir müfredat programı hazırlarsınız ki yetiştirilecek nesil kapitalizme sıcak bakan, liberal bir nesil haline dönüşür.

Buradaki toplumsal bakımdan donanımlı yurttaş ifadesinin içeriğine göz atıldığında ise; Türk ulusunun bir evladı olmanın şerefeni duymaktan ve sorumluluğunu kavramaktan, şerefli Türk tarihinin değerlerini korumaktan, Türk devrimlerinin ilkelerine bağlı olmaktan bahsediliyordu. Bunlar elbette önemliydi ancak ne olduysa bu program esasları çerçevesinde eğitim ve öğretim faaliyetleri devam ederken birden bire yukarıda bahsedilen 27 Aralık 1949 tarihli antlaşma ile Abd’nin neredeyse ağırlıklı olarak etkili olduğu ‘Millî Eğitimi Geliştirme Komisyonu’ çalışmaları başlatıldı.

Bu komisyonun müfredat programlarını belirlemekten tutun, millî eğitimin insan kaynakları politikasını belirlemeye, hangi okulların açılıp açılmayacağına karar vermeye kadar birçok yetkisi oldu. Köy Enstitülerinin kapatılması ile ilgili çalışmaların başlamasının arkasında da bu komisyonu görebiliriz. Aynı şekilde sosyalizmle mücadele adı altında imam hatiplerin sayılarının giderek artması ve ılımlı İslâm projelerine destek verilmesinde de hep bu komisyonun marifetleri söz konusudur.

Günümüze yaklaştığımızda ise vakıf üniversitelerinin sayılarının artmasını da mercek altına almak gerekir. Çünkü Türkiye’deki vakıf üniversiteleri kurulması fikrinin de nüvesi Abd’nin etkili olduğu ‘Milli Eğitimi Geliştirme Komisyonu’na dayanır.  Bu komisyonun fikir babalığı yaptığı ve ülkemizde her geçen dönem artarak devam eden bazı vakıf üniversitelerinin finansörlerinin, mütevelli heyetlerinde yer alan bir takım şirket veya holding temsilcilerinin tesadüf olmadığını bilmemiz gerekir. Vakıf üniversiteleri finansörlerinin zamanla anaokul düzeyine kadar eğitime odaklanmış olmalarını da böyle algılamak gerekir.

Abd’nin ortak olduğu, destek verdiği her türlü işte kapitalist sermayeyi korumak ve kollamak amacı güdüldüğü gerçeğini göz ardı etmeden, kapitalizmin pençesindeki eğitimin amacı sizce sadece eğitim almış çağdaş gençler yetiştirmek olabilir mi? sorusunu burada sormalıyım.

Bütün vakıf eğitim kurumlarını aynı kefeye koyma gibi bir niyetimiz olamaz elbette ancak bence vakıf eğitim kurumlarının hepsinin çağdaş bir eğitim vermek ve dünya insanı yetiştirmek aşkıyla yanıp tutuştuğunu söylemek de safiyane bir düşünceye kapılmak anlamına gelir.  Şunu göz ardı etmemek gerekir; özellikle kapitalist finansörlerin destek verdiği vakıf eğitimlerinin gerçek amacı küresel anlamdaki kapital düzene karşı çıkmayacak, buna ayak uyduracak insan yetiştirmektir.  Küresel kapital güçlerin temsilcileri, her ne kadar bunu ifade etmeseler de destek verdikleri neredeyse her türlü eğitimi kendilerine insan yetiştiren bir sanayi kolu gibi görmekten geri durmayacaklardır.

1976 yılında Abd Hazine Bakanı William E.Siman'ın, işverenlerden ve halkla ilişkiler uzmanlarından oluşan bir dinleyici kitlesine şöyle seslendiğini burada hatırlatmakta fayda var: “şirketinizin bağışta bulunmayı düşündüğü okulların ve vakıfların eğitim politikalarını yakından inceleyin. Sizin cömertliğinizden faydalanacak bu kurumların özgürlüklerimizi ( burada hangi özgürlükler ve kimin özgürlükleri sorusunun cevabını tahmin edebilirsiniz) koruma kavgasına gerçekten yardım mı ettiklerini, yoksa bu özgürlükleri ortadan kaldırmaya mı çalıştıklarını tespit edin. Kararınızı da buna göre verin.”

Abd kendi ülkesindeki ve destek verdiği ülkelerdeki eğitim sistemine böyle bakmaktadır. Onlara göre, Robert A.Dahl’ın ‘Kim Yönetiyor?’ isimli kitabında da belirttiği gibi;“Devlet okulu, en büyük ve en etkili Amerikalılaştırma kurumudur.”

Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak da eğitim sistemimize böyle bakmalı ve bizim ülkümüz ise ‘Dünya insanı ölçeğinde Türkiyelileştirmek’ olmalıdır. Bugün gelinen noktada MEB Araştırma ve Geliştirme Daire Başkanlığı, MEB İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü, Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, Strateji Geliştirme Başkanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü, Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitim Genel Müdürlüğü gibi birimler başta olmak üzere Milî Eğitim Bakanlığı’na ait diğer tüm birimlerimizin çalışmalarının kendi yerli ve millî gücümüze dayanılarak yapılmasına dikkat etmeliyiz. 

Geçmiş hatalardan ve yaşanan sonuçlardan dersler çıkarmalıyız.


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
Kasaba giren hırsızlar otomobil çaldı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı
20 FETÖ şüphelisine gözaltı kararı