HARİRİ’NİN İSTİFASI
Hasan Soner Kırkuşu >

HARİRİ’NİN İSTİFASI

Ortadoğu coğrafyasındaki gelişmeler ardı ardına devam ederken, tüm dikkatimiz tekrar bu bölgeye yoğunlaşmaya başladı. Çünkü Lübnan’ın şu an için eski Başbakanı olarak kabul edilmesi gereken Saad el-Hariri’nin hiç alışılagelmedik bir biçimde istifasının ardından geleceğe dair bir takım kaygılar duymamak mümkün değil.

Alışılagelmedik dememin sebebi elbette ki Saad el-Hariri’nin, istifa kararını bir başka ülkede yani Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da açıklamasıydı.

Lübnan Başbakanı Hariri’nin bu kararını Suudi başkenti Riyad’da iken açıklaması, zaten bu istifanın arka plânında neler olabileceği yönünde herkesin nazarında bir takım algıların oluşmasına yetti arttı bile. Başta Lübnan kamuoyu olmak üzere bölgeyle ilgilenen herkes bu istifanın arkasında Suud baskısının olduğunu düşünmeye başladı.

İstifa kararının açıklanmasının üstünden iki gün geçmişken Hariri’nin Suudi Kralı Abdülaziz el-Suudi ile görüşmesi ve güvenlik gerekçesi ile şu an için Riyad’dan ayrılarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’nin başkenti Abu Dabi’ye gitmesi ise bölgede Lübnan ile birlikte dolayısıyla Hizbullah üzerinden yeni karışıklıkların başlayabileceğinin de işareti olarak algılanıyor.

Bizleri bu şekilde düşünmeye sevkeden öncelikli nedenlerden biri; Hariri’nin, Suriye’deki iç savaşta Hizbullah yanlısı olduğu bilinmesine rağmen istifası sırasında birdenbire ağız değiştirerek Hizbullah karşıtı ve dolayısıyla İran karşıtı bir söylemde bulunmasıdır.

Oysa Hariri’nin, halen devam eden Suriye’deki iç savaşta Hizbullah’a destek olduğu iddiaları uzun zamandır zaten Suud yönetimi tarafından dile getiriliyordu ve bu konuda Lübnan’ın da aynen Katar gibi cezalandırılacağı tahmin ediliyordu. Ancak bu iddiaların ardından Hariri’nin üstelik Suud başkenti Riyad’da iken istifa kararını açıklaması, bu istifanın ardında Suud baskısının olduğunu gün gibi ortaya çıkartmış oldu.

Ve yine Hariri’nin, güvenlik gerekçesiyle kendisini BAE’ye teslim etmesi aynı zamanda ‘beşi bir yerde ittifak’ın da (Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Mısır, Yemen)  bu işin içinde olabileceği ihtimalini kuvvetlendirdi.

Peki bunların ne önemi var?

Hatırlarsanız bundan birkaç ay önce ABD’nin çiçeği burnundaki Başkanı Trump ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirmişti ve bu ziyaretin ardından Katar krizi başlamıştı. İşte bu ‘beşi bir yerde’deki Suudi Arabistan ve BAE’yi o zaman da görmüştük. Katar’ın uluslararası teröre destek verdiği iddiasının ötesinde asıl olarak İran ile olan ilişkileri bahane edilerek nasıl bir ambargoya maruz bırakıldığını hatırlarsak, Hizbullah’ın Suriye’de güçlenmesini sağlayan Hariri üzerine de yine aynı ittifak tarafından baskı uygulanmış olduğunu anlamış oluruz.

Ancak bizim burada asıl görmemiz gereken bu ittifakın da arkasındaki İsrail ve ABD ittifakıdır. Bu ikilinin bölge üzerindeki ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ ni hiçbir zaman unutmamalıyız ve Lübnan’daki istifa gerçeğini bununla beraber ilişkilendirmeliyiz. Hatta biraz geriye gidecek olursak referandum sürecinde ilk başlarda İsrail’in desteklemesine rağmen sonradan Abd’nin iknasıyla Barzani’nin ipinin çekilmesinin ardındaki neden ile Hariri’nin ipinin çekilmesinin ardındaki nedenin aynı nedenler olduğunu anlayabiliriz.

Her iki siyasî suikastin de arkasında yatan en önemli neden; bu iki sözde liderin, bölgede İran’ın hegemonyasına zemin hazırlayacakları endişelerini kuvvetlendirmiş olmalarından başka bir şey değildir. Barzani’nin inatçı tavrının, Haşdi Şaabi güçlerinin Irak coğrafyasındaki ağırlığının artmasına zemin hazırladığını ve Hariri’nin ise Suriye’de Hizbullah’ın güçlenmesine hizmet ettiğini gören bu iki güç, sözde iki liderin iplerini çekmişlerdir.

Dolayısıyla yaşananların arka plânındaki asıl hedefin İran olduğunu ve İran’ın yavaş yavaş giderek daralan bir çember altına alınmaya çalışıldığını görmemiz gerekir.

Bunların yanında; Riyad’da bulunan ‘Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’nin açılış kutlamasında Kral Selman bin Abdülaziz ile ABD Başkanı Trump’ın dünyaya nasıl gülücükler dağıttığını, bu açılış kutlamasının ardından ‘Ilımlı İslâm Projesi’nin Suudi Arabistan’da hayata geçmesi için 32 yaşındaki Prens Muhammed bin Selman aracılığıyla düğmeye nasıl basıldığını, gelecekte kral olması beklenen Prens Muhammed bin Selman’ı ve dolayısıyla ‘Ilımlı İslâm Projesi’ni şimdiden korumak adına yolsuzluk soruşturması bahanesi ile nasıl saray darbesi yapıldığını, bu darbeyle bu projeyi sekteye uğratacağı düşünülen diğer prensler ile birlikte bazı bakanların ve Suudi iş adamlarının nasıl beş yıldızlı bir otelde gözaltına alındıklarını, bu gözaltılar öncesinde ve sonrasında Yemen’deki İran yanlısı Husilerin örgütü olan Ensarullah’ın Suudi Arabistan’a nasıl roket fırlattıklarını beraber düşündüğümüzde Ortadoğu’yu birden bire bambaşka tehlikeler sarmalı içinde görebileceğimizi de söylemek gerekir.

Sadece Ortadoğu’yu dersek de haksızlık yapmış oluruz. Bu bölgede oluşabilecek en küçük bir krizin tüm dünyayı nasıl etkisi altına alabileceğini, İran karşıtı oluşan ittifakın nelere sebep olabileceğini, herşeyden önce petrol piyasalarındaki artış ile beraber Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin nasıl olumsuz etkilenebileceğini de görmemiz lazım. Daha şimdiden petrol fiyatlarının nasıl tırmandığına ve bunun ekonomiye yansımasına hepimiz şahidiz.

Bir şeyi daha görmek gerekir; o da küresel güçlerin bu coğrafyaya bakış açısı.

Küresel güçler açısından bakıldığında Kuzey Suriye-Kuzey Irak koridorunun güvenliği ile birlikte Körfez deniz yolunun güvenliği enerji yollarının güvenliği olarak değerlendirilmektedir. Bu enerji yollarının kalıcı güvenliğini tehlikeye atan en büyük engelin ise İran olduğu yönünde ABD ile hemfikirdirler.

Irak’ın kuzeyindeki referandum sürecinin başlarında ABD’nin Barzani konusunda kendisini şaşkına çevirdiğini düşünen İsrail ise tüm bu yaşananların üzerine adeta balıklama atlama niyetindedir. Çünkü İran ve uzantılarının bölgeden tecrit edilmesi herşeyden önce İsrail’in de işine gelmektedir.

Uzun bir zamandır Şiî İran’ın çıkarlarını etkisizleştirmeye hizmet ettiği düşünülen sözde Sünnî Daeş’in kolayca ortadan kaldırılması mümkünken bu zamana kadar bir türlü, bu bahsettiğimiz odaklar tarafından ortadan kaldırılmamasının arkasında yatan nedeni işte bu şekilde yani İran karşıtlığı üzerinden değerlendirmeliyiz.

Fakat ABD ve İsrail, Daeş’in de kullanım ömrünün bittiğini görmüşlerdir artık , en azından Suriye ve Irak’ta işinin bittiğini düşünmektedirler. Şu anda bu bölgelerde kendilerine müttefik olarak Pyd/Ypg’yi seçmişlerdir. Çünkü Daeş’in varlığının İran yanlısı güçlere cesaret verdiğinin de farkına varmışlardır.

Lübnan Başbakanı Hariri’nin istifası ışığında yapmaya çalıştığım bu değerlendirmelerle birlikte düşünüldüğünde tüm bu gelişmeler bu bölgede birden bire Hizbullah ile mücadeleye dönüşür mü henüz bekleyip göreceğiz. Eğer Hizbullah’ı bitirmeye yönelik Lübnan’a İsrail müdahalesi olursa işlerin daha da çok karışacağını şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü böyle bir olasılık sonrası Esad’lı Suriye güçlerinin Golan Tepeleri bahanesi ile, Filistin’deki Müslümanların Kudüs yerleşim yerleri bahanesi ile, İran’ın ise bölgedeki çıkarlarını gözeterek işin içine girebileceğini tahmin edebiliriz. Ancak bu ihtimaller gerçekleşirse ABD’nin bölgedeki uzantısı olan ‘beşi bir yerde ittifak’ ın da boş durmayacağını söyleyebiliriz.

Türkiye’nin ise bu ihtimallere yönelik gardını şimdiden sağlam tutması için kartını iyi oynaması şarttır. Rusya’yı ABD’ye kaptırmamak, İran’ı yedirmemek üzerine kurulacak bir plân şu an için bizim çıkarlarımıza en uygun gibi görünmektedir. 


DİĞER YAZILAR
İlk Yorumlayan Sen Ol......
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
YÜKSEL SÜLEYMANPAŞA DİYEREK ÇIKTIK YOLA…
YÜKSEL SÜLEYMANPAŞA DİYEREK ÇIKTIK YOLA…
CHP'DEN İSTİFA ETTİ.  AK PARTİYE GEÇTİ
CHP'DEN İSTİFA ETTİ. AK PARTİYE GEÇTİ